Yasin-i Şerif'in son iki ayetinden gelen ve nefsin itminanına medar olan 4 Şua
1 Şua: Cenab-ı Allah'ın mekandan münezzehiyeti ile beraber her yerde hazır ve her şeye yakın olması ile her şeyi bizzat elinde tutması sırlarının izahları...
ON ALTINCI SÖZ
بِسْـمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٭ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظ۪يمُ
İtmi’nân-ı nefsime medâr olacak ve zulmeti dağıtacak şu âyetin nûrundan “Dört Şuâı” göstermekle, kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.
Birinci Şuâ‘: Ey nefs-i nâdân! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef‘âli” ve “Vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz umûmiyet-i rubûbiyeti” ve “Ferdâniyetle şerîksiz şumûl-ü tasarrufâtı” ve “Mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması” ve “Nihâyetsiz ulviyeti ile her şeye yakın olması” ve “Birliği ile beraber her işi bizzât elinde tutması” hakāik-i Kur’âniyedendir. Kur’ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri, akla tahmîl etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevk edecek bir îzâh isterim.
Elcevab: Madem öyledir. İtmi’nân için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm-i Nûr, çok müşkilâtımızı halletmiş. İnşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nûrânî olacak temsîl yolunu ihtiyâr ile, İmâm-ı Rabbânî (ra) gibi deriz: نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْسِ م۪ي كُويَمْ خَبَرْ temsîli i‘câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir aynası olduğundan, biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki: Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz’î hakîkî iken, umûmî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ, şems bir cüz’-ü müşahhas iken, eşyâ-yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rûy-u zemini misâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hatta katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyânın içinde olan yedi renkli elvân-ı seb‘ası, her birisi mukābilindeki eşyâya muhît ve âmm ve şâmil oldukları halde, her bir şeffaf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâretini, hem ziyâsını, hem elvân-ı seb‘asını göz bebeğinde saklıyor. Ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor. Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukābil umum eşyâya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle de her bir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi‘ cilve-i zâtiyesiyle bulunur. Madem temsîlden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu mes’eleye medâr olacak “Üç Nev‘i” ne işaret ederiz.
Birincisi: Kesîf maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, aynı değildir. Hem mevâttır, ölüdür.
Hüviyet-i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değildir. Meselâ sen aynalar mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdür. Hayat hâssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nûrânîlerin akisleridir. Şu akis aynı değildir, fakat gayr da değildir. Mâhiyeti tutmuyor. Fakat o nûrânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılır. Meselâ şems, dünyaya girdi. Her bir aynada aksini gösterdi. O akislerin her birinde güneşin hâssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a bulunur. Farazâ, güneş zîşuûr olsa idi, harâreti ayn-ı kudreti, ziyâsı ayn-ı ilmi, elvân-ı seb‘ası sıfât-ı seb‘ası olsa idi, o vakit o tek ve yektâ bir güneş bir anda her bir aynada bulunur, herbirisini kendisine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni‘ olmazdı. Her birimizle aynamız vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
Информация по комментариям в разработке