Deniz Yüce Başarır kadın yazarlarla sohbetlerden oluşan "Elim Kalem de Tutar Kadeh de" sohbet serisinin yeni bölümünde edebiyatımızın son dönem en önemli yazarlarından Gaye Boralıoğlu’nu ağırlıyor. Yazarın dünyasına öyküler ve romanları aracılığıyla derinlemesine dalacağınız programda hayatımıza dair birçok konu da gündeme geliyor. İlk öykü kitabı "Hepsi Hikâye"den başlayıp, 2014’de Yunus Nadi Öykü Ödülü alan "Mübarek Kadınlar" ve 2019’da Duygu Asena Roman Ödülü’ne layık görülen "Dünyadan Aşağı"ya da uğrayarak, Boralıoğlu’nun altı eserinin izi sürüldüğünde hem bir yazarın portresi hem de bir Türkiye tablosu çıkıyor ortaya. Ve Başarır yine Boralıoğlu’nun son öykü kitabından bir bölümü seslendiriyor.
Gaye Boralıoğlu'nun sohbette söyledikleri:
Okumak beni edebiyat anlamında zaten yeterince tatmin eden bir şeydi. Ve hiçbir zaman o kadar iyi bir yazar olamayacağımı düşünürdüm. O kadar iyi kitaplar okuyarak geldiğim için çok küçük yaştan beri. Onlar bana çok inanılmaz dünyalar gibi gelirdi. Ama sonra bir gün kendi sesimin bulduğumu fark ettim. Ama bayağı özel bir gün oldu o….
O sesi bulana kadar da hiç acele etmedim. Benim için edebiyatın içinde yaşamak önemli.
Hikâye anlatmanın her şeyden önce bir kurgu işi olduğunu düşünüyorum. O kurgu tamamlanmadığında muhakkak bir yerlerde bir aksaklıklar oluyor.
İnsanın rahat ve huzurlu yaşayabilmesi için hayatta bazı dayanaklarının olması lazım. Bazı şeyler emin olması lazım. Mesela gelecek ay da aynı parayı alacağından emin olması lazım. Annesinden, babasından ya da kocasından olmadık bir zamanda olmadık bir tokat yemeyeceğinden emin olması lazım. Sağlığı bozulursa herhangi bir hastaneye gidip, iyi bir bakım alacağından emin olması lazım. Bunların hiçbir bizim memleketimizde hiçbir zaman olmadı. Dolayısıyla, paranoya demeyeyim ama, şüphe ve endişe içinde yaşamamız kadar doğal bir şey yok.
İroni benim çok sevdiğim, bence zaten modern romanın özünde de var olan ama kullanması çok tehlikeli bir şey. Bazen alaycılığa, küçümseyiciliğe, basit bir anlatıma sebep olabilir. O yüzden de ironiyi iyi temellendirmek gerekir diye düşünüyorum.
Ben her zaman bu memleketle, bu toprakların zihniyle çok yakın ilişki içinde oldum. Biz niye böyleyiz? Nereye gideceğiz? Nereden geliyoruz? Dilden öte, bu zihin yapısı nasıl çalışıyor. Buna dair hep merakım ve sorularım oldu. Fark ettim ki, biz zaten yaşadığımız topraklar, coğrafya ve bütün o karmaşık kökler, göçler vs nedeniyle zaten zihin yapısı olarak böyle sert, katı, tek merkezli bir düşünce biçimine sahip değiliz. Bu kırık, bozuk, aksak ritim kadar bu toprakların gerçeğine uygun başka bir ritim olabileceğini düşünmüyorum. Bu aynı zamanda neşeli de bir şey bir tarafıyla. Çünkü sürprizlere açık, yaratıcılığa açık bir şey, eğer konumlandığı, yeşerdiği yer pozitif bir yerse. Ama aynı zamanda büyük bir çukur, bir kara delik de insanı yutabilecek olan.
İstanbul benim için her şey demek. Bütün edebiyatımın da temeli demek, hayatın da biçimlendiği yer demek. Bütün o karmaşa, kaos, aynı zamanda olağanüstü güzellik, benzersizlik iyisiyle kötüsüyle…. Büyük sesler, küçük sesler, onların hepsinin bir arada bulunuşu… Bana büyüleyici geliyor. Bütün taarruza rağmen, işgal hareketlerine rağmen yine de kendi kimliğini korumayı başaran bir büyücü aslında.
Kadın olarak dünyada hele de bu memlekette bulunmanın ne demek olduğunu iyi bilen birisiyim. Dolayısıyla bu konu benim için önemli bir mesele. Aynı zamanda da bütün dramatik durumlar için, yani anlatmaya kalktığımız hikayeler için, sağlam bir hat oluşturuyor. Atıf Yılmaz ile ben bir dönem çalıştım. Biliyorsunuz, Atıf Yılmaz’a kadar hep erkek karakterler üzerine kurulmuştur filmler. Atıf Yılmaz ilk defa bunu tersine çevirmiştir, çok kadın karakterler üzerinden kurulan filmler yapmıştır. O dönemde bana, “gerçek drama kişisi bu memlekette kadındır, niye bugüne kadar yönetmenler bunu fark etmedi, anlamıyorum, “ demişti. Çok haklıydı, çünkü zaten kadın olmak kendi başına, varoluşu itibariyle bir çelişki içeriyor. Çelişki de dramanın temel yapısını oluşturuyor.
Şunu unutmayalım, hayatta bütün tercihler bizim geçmişimizle ilgilidir.
Mizah, bir direnme yöntemi. Ben bir kere kendi başına neşenin zaten bir itiraz olduğunu düşünüyorum. Umut, gelecek gibi yıpranmış ve günlük siyasete alet olmuş kelimelerdense, neşenin anlamını genişletmeyi ve onu aramayı, onu bulmayı daha heyecan verici ve daha anlamlı buluyorum.
İnsanlar her zaman kötülüğün dışardan geldiğini, iyiliğin kendi içlerinden geldiğini zannediyorlar. Ama öyle değil aslında, o kötülüğü üretenler bizleriz.
Ben hikâyeciyim. Belki masallarla büyümüş olmamdan gelen ya da bütün okumalar zinciri içindeki, beni etkileyen yapılardan gelen bir sebeple ben hikâye anlatıyorum. Sadece hikâyenin hak ettiği form değişebiliyor.
#denizyücebaşarır #gayeboralıoğlu #elimkalemdetutarkadehde #iletişimyayınları
Информация по комментариям в разработке