51. Ders Mektubat 1. Kısım 20. Mektup, 10. kelime zeyl sayfa 103, 104, 105 (Hayrat Neşriyat Osmanlıca Orijinal Nüsha)
Şirkte zorluk varsa vahdette zorluk yokmu?
Allahın (c.c.) kainattaki icraat mekanizmaları.
Çokluk, büyüklük, küçüklük rabbimizin icraatını zorlaştırabilirmi?
AYRICA
50 Allah (c.c.)Cenneti VA'D etmiş, ELBETTE Yapacaktır. Av. Ali KURT
• (50) 20.Mektup 10.Kelime/4 | Kudrete nisbe...
38 Herşeydeki tasarruf KİME ait? VAHDEHU kelimesindeki MÜJDE. Av. Ali KURT
• (38) 20.Mektup 2.Kelime | Vahdehu manen de...
32 Madem dünya FANİDİR ve ÖMÜR kısadır? Bediüzzamanın çeşitli suallere Cevapları Av. Ali KURT
• (32) 16.Mektup/4 | Dünya madem fanidir. He...
Yirminci Mektub’un Onuncu Kelimesi’ne zeyildir.
بِاسْمِه۪ وَاِنْ مِنْ شَئٍ اِلَّأ يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً ف۪يهِ شُرَكَآءُ مُتَشَاكِسُونَ
Suâl: Sen çok yerlerde demişsin ki: “Vahdette nihâyet derecede kolaylık var. Kesrette ve şirkte nihâyet derecede bir müşkilât oluyor. Vahdette vücûb derecesinde bir suhûlet var. Şirkte imtinâ‘ derecesinde bir suûbet var” diyorsun. Halbuki gösterdiğin müşkilât ve muhâlât, vahdet tarafında da cereyân eder. Meselâ diyorsun: “Eğer zerreler me’mur olmazlarsa, her bir zerrede, ya bir ilm-i muhît veya bir kudret-i mutlaka bulunacak. Veya hadsiz ma‘nevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise yüz bin derece muhâldir.” Halbuki o zerreler me’mûr-u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir. Tâ hadsiz muntazam vazîfelerini yapabilsinler. Bunun hallini isterim. Elcevab: Çok Sözler’de îzâh ve isbat etmişiz ki: Bütün mevcûdât bir tek Sâni‘e verilse, bir tek mevcûd gibi kolay ve suhûletli olur. Eğer müteaddid esbâba ve tabiata isnâd edilse, bir tek sinek semâvât kadar, bir çiçek bir bahar kadar, bir meyve bir bahçe kadar müşkilâtlı ve suûbetli olur. Madem şu mes’ele başka Sözler’de îzâh ve isbat edilmiş. Onlara havâle edip şurada yalnız üç işaret ile o hakîkate karşı nefsin itmi’nânını te’mîn edecek “Üç Temsîl” beyân edeceğiz.
Birinci Temsîl: Meselâ şeffaf, parlak bir zerrecik, bizzât kendi başıyla kalsa, bir kibrit başı kadar bir nûr içinde yerleşmez. Ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mâhiyeti mikdarınca, bil’asâle, cüz’î, zerre gibi bir nûru olabilir. Fakat o zerrecik güneşe intisâb edip, ona karşı gözünü açıp baksa, o vakit o koca güneşi ziyâsıyla, elvân-ı seb‘asıyla, harâretiyle, hatta mesâfesiyle içine alabilir. Ve bir nevi‘ tecellî-i a‘zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe me’mur ve mensub ve mir’ât sayılsa, güneş gibi güneşin icrââtındaki bir kısım cüz’î numûnelerini gösterebilir. İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي her bir mevcûd, hatta her bir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse, o vakit her bir zerre, her bir mevcûd, ya bir ilm-i muhît ve kudret-i mutlaka sâhibi olmalı veyahud hadsiz ma‘nevî makine ve matbaalar içinde teşekkül etmeli. Tâ ona tevdî‘ edilen acîb vazîfeleri yapabilsin.
Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse, o vakit her bir masnû‘, her bir zerre ona mensub olur. Onun me’muru hükmüne geçer. Şu intisâb, onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisâbla nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hâlik’ının kuvvetiyle milyonlar def‘a kuvvet-i zâtiyesinden fazla işleri, vazîfeleri o intisâb ve istinâd sırrıyla yapar.
İkinci Temsîl: Meselâ iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir. Diğeri hamiyetli, milliyetperverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisâb etmez. Kendi başıyla iş görmek ister. Ve kendi kuvvetinin menba‘larını belinde taşımaya mecbûr olur. Techîzâtını, cebhânelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muzdardır. O şahsî ve küçük kuvvet mikdarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder. Fazla bir şey elinden gelmez. Öteki kardeş kendine güvenmiyor. Ve kendisini âciz ve kuvvetsiz biliyor. Padişaha intisâb etti. Askere kaydedildi. O intisâb ile, koca bir ordu ona nokta-i istinâd oldu. Ve o istinâd ile, arkasında padişahının himmetiyle bir ordunun ma‘nevî kuvveti, tahşîd edilebilir bir kuvve-i ma‘neviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlûb ordusu içindeki şâhın büyük bir müşîrine rast geldi. “Kendi padişahı nâmına, seni esîr ediyorum, gel” der. Esîr eder, getirir.
Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki: Evvelki başıbozuk, kendi menba‘-ı kuvvetini ve techîzâtını kendisi taşımaya mecbûr olduğu için, gayet cüz’î iş görebildi. Şu me’mur ise, kendi kuvvetinin menbaını taşımaya mecbûr değil. Belki onu ordu ve padişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline makinesini küçük bir tel ile rabt etmek gibi, şu adam bu intisâbla kendini o hadsiz kuvvete rabt eder.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisâb etseler, o vakit o intisâb kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle, karınca.
Информация по комментариям в разработке