Bulutlar o kadar doğurgan ki yeryüzü kurumaya fırsat bulamıyor. Suya doyan toprak bu doymuşluğunu yeryüzüne doğru kusuyor adeta.
Hava sıcak mı sıcak, nemden nefes alamıyor hiçbir canlı.
Biz felaketi sadece kuraklık olarak algılarız, oysa felaket sadece kuraklık değildir.
Her şeyin ölçüsüzü, arkasından kendi felaketini doğurur.
Doğu Karadeniz sıra dağlarının yeşile bezenmiş yamaçları, Dünya’da öngürülen iklim değişikliklerinin sinyallerini yıllar önce vermeye başladı.
İnsanlar değişiklikleri bir anda olur ve anında fark edilir sanıyorlar, oysa değişiklik çoktan başladı.
Bakterilerle başladı, mantarlarla başladı, likenlerle başladı ve değişen bitki örtüsüyle başladı...
Bu değişimi, biz makro düzeyde yaşayanlar, belki hissetmiyoruz. Ama yeryüzü bunu çoktan hissetti bile…
Bildiğim yerlerde, daha önce gördüklerimin arasında, ne değişmiş diye bakıyorum. Değişen şeyler arasında daha önce sesini hiç duymadığım, kendisini hiç görmediğim bir kurbağa var.
Tesadüfen karşılaştığım bu kurbağa, belki de kütle olarak bakteriden canlıya geçen ilk değişiklik örneği.
Bunları bulmalı, nerede yaşadıklarını görmeliyiz, diyerek ıslak ormanın içinde günlerimi geçirmeye başlıyorum.
Çalıştığım saha arka bahçem. Ama o kadar yabancı ki, sizin gözünüze ve bana; bu yabancılık ürkütüyor beni.
İnsan boyunu geçen bitkiler, döllenmeden dökülen çiçekler ve meyve tutmayan ağaçlar aslında alarmlarını çoktan verdiler bile.
Geçmişte hayvanların otladığı otlaklar, bugün tanınmayacak halde, orman içinde gölgeler altında kalan çayırlar yok olmuş.
Ormanla ,soğukla ,zorla ilk defa yüzleşmiyorum. Ama bu sefer ormanda bir şey var beni rahatsız eden.
Gölgeye, yağmura rağmen sıcak hava o kadar koyu ve öyle yapışkan ki, havanın bir daha soğuyamayacağı ve bu histen kurtulamayacak olma duygusu insanı huzursuz ediyor.
Ormanda ağır nem ve küf kokusu var, bu kokuyu ve nemi bu kadar fazla hissettiğimi hiç hatırlamıyorum. Bu nedenle çadır yerine hamak kurarak ya da bivaklayarak daha portatif seçeneklerle konaklıyoruz
Eskiden etraftaki kuru dallardan ve likenlerden yararlanarak kolayca alevlenen odunlar, bir kere tutuştuğunda çok güzel yanardı.
Şimdi ise, sürekli yaktığım bu odunlar bile eskisi gibi yanmıyor. Odunların nem oranı o kadar artmış ki, ısının etkisiyle çıkan su buharı ateşi söndürüyor.
Eskiden 10 dakika süren ateş yakmak için, üç saatimizi harcıyor ama yine de bir ateşi yakamıyoruz.
Bir gün orman, bir gün su olarak sürdürdüğümüz çalışmamızda bugün sıra suda...
Havadaki sıcaklık ve nem farkı suya da yansımış. Soğuk sularda bir tür su sarmaşığı olan yosun, bu sıcağa dayanamayıp yerini kızıl bir yalnızlığa bırakmış.
Sudaki alabalık popülasyonu hayli azalmış durumda. Daha önce sürüler halinde seyrettiğim alabalıklardan neredeyse eser kalmamış.
Suyun sıcaklığı yirmi derece civarında, insan bedeninin normal sıcaklığının otuz altı derecenin üzerinde olduğunu düşününce; bu suyun içinde tüm gün ve saatlerce süren çalışma sonucunda, vücut ısısı otuz altı derecenin altına düşmeye başlıyor.
Информация по комментариям в разработке