Az sonra dinleyeceğiniz hikâyenin adı "Dostluğa Övgü 2". Evet 1’i de var. Bu bölümde konuşacağımız kitabın içinde hep böyle kısa hikâyeler, anekdotlar, fikirler, denemeler, ne bileyim belki de şiirler var. Kısa kısa, bazen üç beş satır, bazen yarım sayfa, en fazla bir buçuk sayfadan oluşan metinlerde ise dünya var. Kavramlar sıralanıyor önümüzde. Dostluk, sanat, gece, gerçek, sağduyu… Koskocaman dünya bazen tek bir satırla karşınızda. Mucize gibi. Sanki Eduardo Galeano bir niyetçi, yazdığı sözcükleri aktarmış küçük beyaz kağıtlara, bir niyetçi tavşanı da oturmuş kitabın sayfalarının başına, Adamlar grubunun çok sevdiğim şarkısında dediği gibi ‘koca yaşlı şişko dünya’nın hallerinden bir niyet çekiyor bizim için.
Kaptırdım gidiyorum yine değil mi? Pekâlâ, şöyle usulünce başlayalım. Evet efendim, bu bölümde Uruguaylı gazeteci yazar Eduardo Galeano’yu ve onun muhteşem kitaplarından birini, "Kucaklaşmanın Kitabı"nı konuşacağız. Latin Amerika’nın acılarla örülmüş büyülü dünyasına adım atıyoruz. Kendimizi Galeano’nun sözcüklerinin kucağına bırakıyoruz. Yani bizi yine müthiş bir yolculuk bekliyor. Kiminle mi çıkıyoruz bu esrarengiz seyahate? Benim "Storytel"deki komşumla. Eh bence böyle diyebiliriz. Çünkü aynı çatıda altında hissediyorum kendimi onunla. Podcast camiasının kraliçesi, sevgili arkadaşım gazeteci yazar Nilay Örnek var hattın diğer ucunda. Tam bir Galeano hayranı olarak tüm coşkusuyla…
“Bir Paris caddesinde koca bir işçi müfrezesini elindeki şemsiyeyle tepeleyen kadını bana Juan Gelman anlattı. İşçiler güvercinleri yakalamaya çalışırken bu kadın inanılmaz bir Ford marka arabadan, hani kolu çevrilerek işletilen o müzelik parçaların birinden iniyor, şemsiyesini kaldırarak saldırıya geçiyor.
Silahını iki eliyle kavramış, ileriye atılıyor; yiğit şemsiyesiyle işçilerin güvercinleri yakalamakta kullandıkları ağları parçalamaya girişiyor. Derken, güvercinler bembeyaz bir kargaşayla havalanınca, kadın şemsiyesini işçilere yöneltiyor.
İşçiler kendilerini kollarıyla korumaya çalışıyorlar; bir yandan da dudaklarından, kadının kulak asmadığı kopuk kopuk itirazlar yükseliyor: “Biraz saygılı olsanıza, madam, lütfen, işimizi yapmaya çalışıyoruz burada, biz emir kuluyuz, sen gidip belediye başkanına varsana, yavaş gel, madam, neyin var senin, bu karı delirmiş…”
Öfkeli kadın sonunda kolu yorularak soluklanmak için bir duvara dayandığında işçiler ondan bir açıklama istiyorlar.
Uzun bir sessizlikten sonra kadın konuşuyor:
“Oğlum öldü.”
İşçiler ona çok üzgün olduklarını, ama kendilerinin bir suçu bulunmadığını söylüyorlar. O sabah işlerinin başlarından aşkın olduğunu da sözlerine ekliyorlar, anlarsınız ya…
“Oğlum öldü,” diyor kadın gene.
İşçiler:
“Evet, tamam, ama bizim de ekmek paramızı çıkarmamız gerek, Paris’te milyonlarca güvercin var, kentin baş belası bu geberesi kuşlar.”
“Hayvanlar!” diye patlıyor kadın.
Sonra işçileri şaşırtan bir şey söylüyor:
“Oğlum ölünce güvercine dönüştü.”
İşçiler suskunlaşıyor, bir süre düşünceli duruyorlar. Sonra göğü, damları ve kaldırımları dolduran güvercinleri göstererek kadına öneride bulunuyorlar:
“Madam, siz oğlunuzu alıp gitsenize! Biz de rahatça işimize bakalım.”
Kadın başındaki siyah şapkayı düzeltiyor:
“Yo olmaz, dünyada olmaz!”
Bakışları, camdan yapılmışlar gibi işçileri delip geçiyor, sonra kadın büyük bir serinkanlılıkla şöyle diyor:
“Güvercinlerin hangisi benim oğlum bilmiyorum ki! Zaten bilsem de alıp götürmem onu. Arkadaşlarından ayırmaya ne hakkım var?”
#denizyücebaşarır #benokurum #nilayörnek #eduardogaleano #kucaklaşmanınkitabı
Информация по комментариям в разработке