50. Ders Mektubat 1. Kısım 20. Mektup, 10. kelime (4) ve 11. kelime sayfa 100, 101,102 (Hayrat Neşriyat Osmanlıca Orijinal Nüsha)
Ahiret olacak mı?
Kıyamet kopması hengamı nasıldır?
Saadeti ebediye verilecek mi?
Ayrıca
49 Bir Çiçeği Bahar Kadar GÜZEL, Baharı Bir Çiçek Kadar KOLAY Yaratmak Nasıl Olabilir. Av. Ali KURT
• (49) 20.Mektup 10.Kelime/3 | Allah mekânda...
39 Her şey ONUN mülküdür. Mülkündeki delili, ibdası, inşası, sanatı, kudreti NASILDIR. Av. Ali KURT
• (39) 20.Mektup 3.Kelime | Semavat ve arz, ...
36 Kainattaki bu HARİKA FALİYETİN sırrı nedir? Av. Ali KURT
• (36) 18.Mektup/3 | Kâinattaki daimi faaliy...
Beşincisi: Sâbık beyânâtımızda, îcâd-ı mahlûkātta görünen hadsiz kolaylık, gayet derecede çabukluk, nihâyetsiz sür‘at-i ef‘âl, nihâyetsiz suhûletle îcâd-ı eşyânın sırlarını, hikmetlerini bir derece gösterdik. İşte şu nihâyetsiz sür‘at ve hadsiz suhûletle vücûd-u eşyâ, ehl-i hidâyete şöyle kat‘î bir kanâat verir ki, mahlûkātı îcâd eden zâtın kudretine nisbeten cennetler, baharlar kadar; baharlar, bahçeler kadar; bahçeler, çiçekler kadar kolay gelir. مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ sırrıyla, nev‘-i beşerin haşir ve neşri, bir tek nefsin imâte ve ihyâsı gibi suhûletlidir. اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ tasrîhiyle, bütün insanları haşirde ihyâ etmek, istirahat için dağılan bir orduyu bir boru sesiyle toplamak kadar kolaydır. İşte şu hadsiz sür‘at ve nihâyetsiz suhûlet, bilbedâhe kudret-i Sâni‘in kemâline ve her şey ona nisbeten kolay olduğuna delîl-i kat‘î ve burhân-ı yakînî olduğu halde, ehl-i dalâletin nazarında Sâni‘in kudretiyle eşyânın teşkîli ve îcâdı ki, vücûb derecesinde suhûletlidir bin derece muhâl olan, kendi kendine teşekkül ile iltibâsa sebeb olmuştur. Yani bazı âdî şeylerin vücûda gelmelerini çok kolay gördükleri için, onların teşkîlini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani îcâd edilmiyorlar, belki kendi kendine vücûd buluyorlar. İşte gel, ahmaklığın nihâyetsiz derecâtına bak ki, nihâyetsiz bir kudretin delilini, onun ademine delil yapar. Nihâyetsiz muhâlât kapısını açar. Çünki o halde Sâni‘-i Âlem’e lâzım olan nihâyetsiz kudret ve muhît ilim gibi evsâf-ı kemâl, her mahlûkun her zerresine verilmek lâzım gelir. Tâ kendi kendine teşekkül edebilsin. delîl-i kat‘î ve burhân-ı yakînî olduğu halde, ehl-i dalâletin nazarında Sâni‘in kudretiyle eşyânın teşkîli ve îcâdı ki, vücûb derecesinde suhûletlidir bin derece muhâl olan, kendi kendine teşekkül ile iltibâsa sebeb olmuştur. Yani bazı âdî şeylerin vücûda gelmelerini çok kolay gördükleri için, onların teşkîlini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani îcâd edilmiyorlar, belki kendi kendine vücûd buluyorlar. İşte gel, ahmaklığın nihâyetsiz derecâtına bak ki, nihâyetsiz bir kudretin delilini, onun ademine delil yapar. Nihâyetsiz muhâlât kapısını açar. Çünki o halde Sâni‘-i Âlem’e lâzım olan nihâyetsiz kudret ve muhît ilim gibi evsâf-ı kemâl, her mahlûkun her zerresine verilmek lâzım gelir. Tâ kendi kendine teşekkül edebilsin.
On Birinci Kelime: وَ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ Yani dâr-ı fânîden dâr-ı bâkîye dönülecek. Ve Kadîm-i Bâkî’nin makarr-ı saltanat-ı ebediyesine gidilecek. Ve kesret-i esbâbdan Vâhid-i Zülcelâl’in dâire-i kudretine gidilecek. Dünyadan âhirete geçilecek. Merciiniz onun dergâhıdır. Melceiniz onun rahmetidir ve hâkezâ. Şu kelimenin bunlar gibi ifade ettiği pek çok hakîkatler var. Şu hakîkatlerin içinde saadet-i ebediye ile cennete döneceğinizi ifade eden hakîkat ise, Onuncu Söz’ün on iki burhân-ı kat‘iyy-i yakîniyle ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün pek çok delâil-i kātıayı tazammun eden altı esasıyla o derece kat‘î isbat edilmiştir ki, başka beyâna hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin ertesi sabah yeniden tulû‘ edeceği kat‘iyetinde o iki Söz isbat etmişler ki: Şu dünyanın ma‘nevî güneşi olan hayat dahi, harâb-ı dünyâ ile gurûbundan sonra, haşrin sabahında bâkî bir sûrette tulû‘ edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saadet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekāvet-i ebediyeye mazhar olacaktır. Madem Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözler bu hakîkati kemâliyle isbat etmişler. Sözü onlara havâle edip, yalnız deriz ki:
Sâbık beyânâtta kat‘î isbat edildiği üzere, nihâyetsiz bir ilm-i muhît ve hadsiz bir irâde-i külliye ve nihâyetsiz bir kudret-i mutlaka sâhibi olan şu kâinâtın Sâni‘-i Hakîm’i ve şu insanların Hâlik-ı Rahîm’i, bütün semâvî kitapları ve fermanlarıyla cenneti ve saadet-i ebediyeyi nev‘-i beşerin ehl-i îmânına va‘d etmiştir. Madem va‘d etmiştir. Elbette yapacaktır. Çünki va‘dinde hulf etmek, ona muhâldir. Çünki va‘dini îfâ etmemek, gayet çirkin bir noksândır. Kâmil-i Mutlak, noksândan münezzeh ve mukaddestir. Va‘d ettiğini yapmamak, ya cehlindendir veya aczindendir. Halbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Küll-i Şey’ hakkında cehil ve acz
muhâl olduğundan, hulf-ü va‘d dahi muhâldir. Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve ehl-i îmân, mütemâdiyen o Rahîm ve Kerîm’den va‘d ettiği saadet-i ebediye....
Информация по комментариям в разработке