Nihayet derecede kurbiyet-i İlahiyeyi gösteren ayetler ile nihayet derecede bu'diyetimizi gösteren ayet ve hadislerin fehme takribi.
Üçüncü Şuâ‘: Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs-i pür-sevdâ! Diyorsun ki: “بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ٭ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ gibi âyetler nihâyet derecede kurbiyet-i İlâhiyeyi gösteriyor. وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٭ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ ve hadîste vârid olan ‘Cenâb-ı Hakk yetmiş bin hicab arkasındadır.’ Ve Mi‘râc gibi hakîkatler nihâyet derecede bu‘diyetimizi gösteriyorlar. Şu sırr-ı gāmızı fehme takrîb edecek bir îzâh isterim.”
SAYFA 28
Elcevab: Öyle ise dinle. Evvelâ: Birinci Şuâın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıtsız nûruyla ve maddesiz aksi cihetiyle sana ve senin ruhunun penceresi ve güneşinin aynası olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyed ve maddede mahbûs olduğun için, ondan gayet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin. Ve bir nevi‘ cilveleriyle ve cüz’î tecellîleriyle görüşebilirsin. Ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâ‘larına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer güneşin mertebe-i asliyesine yanaşmak ve bizzât doğrudan doğruya güneşin zâtıyla görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib-i külliyeden geçmekliğin lâzım gelir. Âdetâ sen, ma‘nen tecerrüd cihetiyle küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisât edip, kamer kadar yükselip, bedir gibi mukābil geldikten sonra, bizzât perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaştım diye da‘vâ edebilirsin. Öyle de, o Celîl-i pür-Kemâl, o Cemîl-i bî-Misâl, o Vâcibü’l-Vücûd, o Mûcid-i Küll-i Mevcûd, o Şems-i Sermed, o Sultân-ı Ezel ve Ebed sana senden yakındır. Sen ondan nihâyetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa, temsîldeki dekāiki tatbîk et.
Sâniyen: Meselâ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰي bir padişahın çok isimleri içinde kumandan ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire-i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, tâ yüzbaşıya, tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz’î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet-i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz’î kumandanlık noktasını merci‘ tutar, kumandan-ı a`zamına şu cüz’î cilve-i ismiyle temas eder ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek ve onunla o ünvan ile görüşmek istese, onbaşılıktan tâ serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir. Demek padişah o nefere, ismiyle, hükmüyle, kanunuyla, ilmiyle, telefonuyla, tedbîriyle yakındır. Ve eğer o padişah evliyâ-yı abdâliyeden nûrânî olsa, bizzât huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni‘ olup hâil olamaz. Halbuki o nefer gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicablar fâsıldır. Fakat padişah bazen merhamet eder, hilâf-ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder.
SAYFA 29
Öyle de, emr-i künfeyekûne mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber neferleri hükmünde olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye her şeyden daha yakın olduğu halde, her şey ondan nihâyetsiz derece uzaktır. Onun huzûr-u kibriyâsına perdesiz girmek istenilse, zulmânî ve nûrânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicabdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât-ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek olan tabakāt-ı sıfâtında mürûr edip, tâ İsm-i A‘zam’ına mazhar olan Arş-ı A‘zam’ına urûc etmek, eğer cezb ve lütuf olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
Meselâ sen ona, Hâlık ismiyle yanaşmak istersen, evvelâ senin Hâlik'ın hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlik'ı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların Hâlik'ı ünvanıyla, sonra bütün mevcûdâtın Hâlik'ı ismiyle münâsebetdâr olup yanaşabilirsin. Yoksa zılde kalırsın. Yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun.
İhtâr: Temsîldeki padişah, âciz olduğu için kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtaları koymuştur. Fakat بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ olan Kadîr-i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir.
Vâsıtalar sırf zâhirîdirler. Perde-i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret, acz ve iftikār içinde saltanat-ı Rubûbiyetine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değildirler. Şerîk-i saltanat-ı rubûbiyet olamazlar.
Информация по комментариям в разработке