69 Mektubat 1. Kısım 26. Mektup 1. Mebhas ( Devam 3) (rabian) Sayfa 142, 143, 144 (Hayrat Neşriyat Osmanlıca Orijinal Nüsha)
Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek
Şeytanla münazara
insanların en meşhur âkillerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i (asm) inkâr ettirdim ve kandırdım
65 Yetmiş bin perde NE DEMEK? Av. Ali KURT
• (65) 24.Mektup Hatime/1 | Cenab-ı Hakk, bi...
64 Sana âşık olmuşum ta‘biri MEVLİD-İ NEBEVİDE, NE DEMEK, NE ANLAŞILMALI? Av. Ali KURT
• (64) 24.Mektup/4 | Mevlid-i Şerif'te geçen...
63 Mi’rac-ı Nebevî ve Cennetten getirilen BURAK'ın peygamberimize olan AŞKı ne demek? Av. Ali KURT
• (63) 24.Mektup/3 | Mi’rac-ı Nebevî ve Cenn...
Râbian: Hem Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki: Benî-âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (asm) mukaddes bir kumandanı olan Kur’ân, bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düstûrlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizâm verdiği, bir inzibât altına aldığı ve maddî ve ma‘nevî techîz ettiği ve umum efradın derecâtına göre akıllarını ta‘lîm ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshîr ve vicdanlarını tathîr, a‘zâ ve cevârihlerini isti‘mâl ve istihdâm ettiği halde; hâşâ, yüz bin hâşâ, kuvvetsiz, kıymetsiz, hakîkatsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhâli kabul etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî-âdeme ders veren; ve samîmî ef‘âliyle hakîkatin düstûrlarını beşere ta‘lîm eden; ve hâlis ve ma‘kūl akvâliyle istikametin ve saadetin usûllerini gösteren ve te’sîs eden; ve bütün târîhçe-i hayatının şehâdetiyle Allah’ın azabından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren; ve nev‘-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhretşiâr şuûnâtıyla, nev‘-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir zâtı, hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ, sahtekâr, düzmeci, Allah’dan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz, insaniyetin en âdî derecesinde farz etmek ile, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir. Çünki şu mes’elenin ortası yoktur. Zîrâ farz-ı muhâl olarak, Kur’ân Allah kelâmı olmazsa, Arş'dan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ‘ edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanların en meşhur âkillerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i (asm) inkâr ettirdim ve kandırdım?” Elcevab: Evvelen gayet uzak bir mesâfeden bakılsa, en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mûm kadardır denilebilir. Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhâl bir şey mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyâr adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm” demiş. İşte muhâldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasden ve bizzât aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telakkî etmiş. Sâlisen: Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl bir lâkaydlıktır. Bir göz kapamaktır. Ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Ama inkâr ise, o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecbûrdur. O halde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır. Sonra inkârı ona yutturur. Hem ey şeytan, bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet; ve safsata ve inâd; ve mağlata ve mükâbere; ve iğfâl ve görenek gibi şeytânî desîselerle çok muhâlâtı intâc eden küfür ve inkârı, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Hâmisen: Hem Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddîkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden; ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkāniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ü emâneti umum tabakāt-ı ehl-i kemâle ta‘lîm eden; ve erkân-ı îmâniyenin hakāikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtîriyle iki cihanın saadetini te’mîn eden; ve bu icrââtının şehâdetiyle bizzarûre hâlis, hak ve sâfî hakîkat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve te’sîrâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip hâşâ, hâşâ, bir sahtekârın tasnîât ve iftirâlarının mecmûası nazarıyla bakmakla sofestaileri ve şeytanları dahi utandıracak
ve titretecek şenî‘ bir hezeyân-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği dîn ve şerîat-ı İslâmiyenin şehâdetiyleve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifâk fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil’ittifâk kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenesinin iktizâsıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakîkatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdîkiyle en mu‘tekid, en mütedeyyin, en emîn, en sâdık bir zâtı, hâşâ, sümme ..........................irtikâb etmek lâzım gelir.
Информация по комментариям в разработке